Bir insan büyük bir şair olabilir, gerçek bir dava adamı olabilir, ideal bir şahsiyet ve mütevazı bir mümin olabilir. Ama eğer bir insan bunların hepsini üzerinde topluyorsa, bütün bu özellikleri tek tek ifade etmenize gerek yoktur. Kısaca Mehmet Akif Ersoy demeniz yeterlidir. Derdinizi ifade edebilmek adına… Bir insanı anlatmak için birçok şey söyleyebilirsiniz. Dostları bir şeyler söylemiştir onları paylaşırsınız, hakkında kitaplar yazılmıştır onlardan örnekler verirsiniz. Ama bir şairi kendisi kadar iyi anlatamazsınız. Gelin bu ay biraz da Akif’i anlatalım. Gelin bu ay biraz Akif olalım.
Özgürlük mücadelesine ruh veren şiirleriyle bir kahramandı Akif. Kalemi süngüsü, mürekkebi kanı olan bir kahraman. Elleri üşüyorken yüreği vatan aşkıyla yanıp tutuşan bir kahraman. . Asımın neslinin asla unutmayacağı bir kahraman. Ama bakın ne diyor Akif:
‘Toprakta gezinen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heluayı er geç silecektir.
Rahmetle anılmak ebediyet budur ama
Sessiz yaşadım kim beni nereden bilecektir?’
Sessiz yaşasa da bir milletin sesi olabilen kahramanlar da vardır. İşte Akif’te bunlardan biriydi. Her ne kadar inkâr etse de… Uzaktan, Ankara’nın soğuğunda üzerinde eski bir ceketle dolaşan zavallı bir aşık, kaldırımları kendine dost edinmiş yalnız bir adam ve tek amacı derdini anlatmak olan bir bayrak Mecnun’u nu gibi görünse de. Ama uzaktan bakan nasıl görebilir ki Akif’i. Kitaplar bile okumasını bilene, kapağını açıp sayfalarında dolaşanlara değil mi? Öyleyse okuyalım Mehmed Akif’i satır satır. Belki susuzluktan kuraklaşmış ruhlarımıza rahmet değer. Belki milli şuuru yavaş yavaş acı çektire çektire öldüren bu çıldırmış asra bir dur diyecek gücü buluruz o mısralarda. Ve belki bize de ruh üfler Akif ölümünden 75 yıl sonra. Öyleyse yaşayalım Akif’i. Her gün biraz daha Akif olarak. Her gün biraz daha hayran olarak bayrağın kırmızısına. Öyleyse sarhoş olalım! Batının şarabında değil de ecdadımızın şühedasının kokusunda.
Şimdi süngüsüz kahramandan bir mısra daha:
‘Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;
İnler "Safahât"ımdaki husran bile sessiz!’
Safahatı sessiz sessiz inletmeyecek bu nesil evelallah! Ahh… bir kurtulabilsek medeni zorbaların pis kokulu nefesinden, bir kurtulabilsek geçmişi silmeye çalışan garip silgi benzetmesinden! Mürekkepli kalemle yazılanların silgiyle silinemeyeceğinin hala farkında değiliz. Boşu boşuna kendimizi tüketmekteyiz. Biz böyle durmayacaktık değil mi dili bağlı? Doğruyu haykırmak için uğraşacaktır. Gür hisli, gür imanlı beyinler coşar ancak.biz uzun boylu düşünmekten uzağız. Sonra da hiç ağlamadan, gözden süzülen göz yaşı gibi sessiz sessiz akarız, bize kalan vefasızlar ırmağında..
Bir resmin arkasına yazmıştı:
‘Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim
Ne saadet hani ondan bile mahrumum ben.
Daha birkaç yıl eminim bu hayatın yükünü,
Dizlerim titreyerek çekmeğe mahkûmum ben.
Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını,
Bana çok görme ilâhî bir avuç toprağını’
Ona mı çok görecekti ilahi bir avuç toprağını? Onca haysiyetsiz yatarken Anadolu’nun adı sanı unutulmuş topraklarında. Ve kavuştu Mevla’sına Akif. İmrendiği gölgesine rakip olmak bile çok uzaktı onun için. Yükünün kör düğüm olmuş bağı çözülüverdi. Ankara’nın soğuk bir gününde. Takvim 27 aralık 1936’yı gösteriyorken..
Şu son yedi cümle ne kadar sıradan ve basit değil mi? Yani sizce de öldü mü Akif? Her pazartesi yeniden doğan bu kişi nasıl ölebilir? Bir insan ebediyet denizinde kürek çekerken ölü sıfatına mı layık görülür?
HAYIR!!!
O ölmedi! Tıpkı İstanbul’un sultanı, adaşı Mehmed gibi. Torunu dedesinin izinden gidiyor işte. Şaşılacak pek bir şey yok bu işte. Yine de yaşayan ruhundan geri bir beden kalmıştı. Ne kalemler tutmuş parmaklar. Kaç defa bayrağa sabitlenmiş gözler. Bu kalanlar da kıymetliydi değil mi? Yani sahip çıkılması gerekirdi. Oysa milletin üvey çocuğu gibi kalmıştı o. Dört hamal getirip bırakmıştı kahvehanenin önüne cesedini. Acıklı bir son değil mi? Ama son değildi bu demiştik hani.. ve sonra birkaç vatan evladı gördü durumu.
-"Akif’in cenazesini dört hamal getirmiş. Emin Efendi Lokantası’nın önüne bırakmışlar. Bu nasıl olur?"
Olmaz ya tabi olmaz! Hemen sıvamışlar kolları. Üstadın tabutunu sarmışlar hak ettiği bayrağa. Ve taşımışlar büyük çok büyük bir kalabalıkla eller üstünde feryatlarla dualarla Edirne Kapı mezarlığına. Daha sonra ise ‘rununa fatiha’…
Peki şimdi? Ne kadar hatırlıyoruz Akif’i? Ne kadar hatırlıyoruz hak etmediği halde ülkenin lakayt ve alakasız bir muhitinde yaşayan ve gözlerini yuman kahramanı? Sonuçta o hilalin gölgesinde geçen bir ömürden ibaretti yalnızca… Bizlerse hilale gölge koyma çabasında gibiyiz oysa...
Mariye Müberra Arıcı

















PAYLAŞ