Kemal Karpat'ın öyküsü: "Dağı Delen Irmak"
Türkiye'de sosyal bilimler denince akla gelen ilk isimlerden birinin Prof. Dr. Kemal Karpat olduğuna kuşku yok. Eserlerine dünyada en çok atıfta bulunulan Türk sosyal bilimcilerden biri olması, bunun tabii ki en açık delili.
Karpat'ı değerli kılan yalnızca eserleri değil, belki de o eserleri de mümkün kılan hayat öyküsü: Romanya'da, Dobruca'nın Armutlu köyünde doğan, Mecidiye kasabasında medreseye devam eden, anavatan Türkiye'ye gelip Haydarpaşa Lisesi'ni, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitiren, daha sonra ABD'ye gidip New York Üniversitesi'nde doktora yapan, ABD'nin en önde gelen üniversitelerinde dersler veren, ODTÜ'de hocalık yapan, 1970'ten bu yana Wisconsin Üniversitesi'nde (Madison) karar kılan Kemal Karpat... Dostu olmaktan onur duyduğum Profesör Karpat'ın anılarının yolda olduğunu, İş Bankası Yayınları tarafından basılmak üzere olduğunu duyurmuştum. (Zaman, 6.10.2007)
Emin Tanrıyar'ın kendisiyle yaptığı uzun bir söyleşiyi içeren "Dağı Delen Irmak" başlıklı kitap çıktı. Çıktı ama İş Bankası değil, İmge Yayınları (Ankara, Ekim 2008) arasında. Öğrendiğime göre, İş Bankası Yayınları kitabı, telif ücretini de ödediği halde yayımlamaktan son anda vazgeçmiş... İş Bankası Yayınları koca Karpat'ın kitabını basmaktan niçin son anda vazgeçmiş olabilir? Herhalde Karpat'ın aşağıda aktardığım görüşleri nedeniyle.
"Resmi tarih, bilhassa devletin siyasi amaçlarını gerçekleştirecek bir tarih, tarih olamaz... Bizde de yapılan bir yerde tüm tarihi Cumhuriyet'le başlatmak, önceki geçmişi yok saymaktır." (s. 154 - 155) "Tarih yalnız bir insanın iradesiyle meydana gelmez. Ben hiçbir zaman tarihte kişinin rolünü inkar etmem, küçümsemem... Mesela siz hiçbir zaman Cumhuriyet tarihini Atatürk'ü ayrı tutarak anlatamazsınız... Ama her şeyi şahsiyete bağlamak da şahsiyeti inkar etmek kadar hatalıdır." (s. 159) "Atatürk'ten sonra, Batılılaşmış, modernleşmiş olduğunu söyleyen ve devleti elinde tutan elit, modernleşmeyi en ileri noktaya götürmek için her şeyi yapma serbestisine sahip olduğunu, kimseye hesap vermeyeceğini düşünüyordu. Bunu görmek beni son derece rahatsız etmiştir. Halkına bu kadar eziyet çektiren bir devlet!" (s. 169)
"Türkiye'ye gelip, 1940'larda uygulanan laiklikle, daha doğrusu kapalı bir şekilde ilim adına yürütülen yarı materyalist devlet politikası ile karşılaşınca buna tepki duydum... 'Laiklik' adı altında söze ve dine dayanan gelenekleri batıl sayma, İslam'la ilgili her düşünceye 'geri' olarak bakma, tarihi kasıtlı olarak saptırarak yorumlama ve ırka dayanan bir milli kimlik yaratma çabaları benim vicdan ve inanç hürriyetine saygımla asla bağdaşmamaktaydı." (s. 281) "Türkiye'de laikliği doğru dürüst anlayıp uygulamak isteyenlerin yanı sıra laikliği tamamen politik bir silah olarak kullanan, mevkilerini korumak, ondan çıkar sağlamak için ideoloji haline sokanlar da vardır." (s. 353 - 354)
"Cumhuriyet'in kabul ettiği laiklik birçok İslam ülkesinde din aleyhtarlığı olarak gösterilmiştir. Şüphesiz ki, Türkiye'de laikliğin bir ideoloji olarak kullanılması ve zamanla 'modernist' geçinen bir elitin mevkii ve çıkarını sağlayan araç haline gelmesi, İslam dünyasında Atatürk devrimlerinin yanlış anlaşılmasına yol açmıştır." (s. 448 - 449) "Laikliğin hiçbir zaman bir dogma, körü körüne uygulanan bir değer olmaması gerektiğini anlamalıyız. Toplumun gelenekleriyle, ruhuyla çatışmayacak bir laiklik anlayışının gerektiği ortadadır. Bir toplumun kimliğini, ruhunu da mutlaka koruması gerekmektedir." (s. 517)
Türkiye'nin önde gelen bankalarından birinin kurduğu yayınevinin, ülkenin en değerli sosyal bilimcilerinden birinin anılarını, gerekli bütün hazırlıklar yapıldıktan sonra, son anda yayınlamaktan vazgeçmesi, 21. yüzyılın ilk on yılında Türkiye'de ifade özgürlüğünün hâlâ ne halde olduğunu göstermesi bakımından yeni, vahim, ibret verici bir skandal... İş Bankası Yayınları bu utancı kolay kolay üzerinden silemez.
zaman















PAYLAŞ